27 Aralık 2009 Pazar

Çok "mânidar"

Son zamanlarda yaşanılan anlamsızlık haline,
Heyecansız ilişkiler yumağına
Cevapsız tekrarlanan "Neler oluyor yahu bize?" sorularına,
Bunun bir adı olmalı ! nidalarına
Bakınız kimden ve nasıl bir cevap geliyor:
Sevgili Ayşe Özyılmazel,
"Bir şey eksik, o da: enerji" diyor.
Ve bu çıkarımıyla, zihinlerde yeni bir dalga boyutu açıyor :)
Saolsun varolsun.

Leia Mais…

22 Aralık 2009 Salı

Gitmek, gitmektir işte. Hepsi bu !

Leia Mais…

20 Aralık 2009 Pazar

Onun bir düşü var ki, asla bilemezler...

Leia Mais…

19 Aralık 2009 Cumartesi

RİCA

Tam da burada, şu vakitte, niye bu hayaldesin bilmiyorum. Tek bildiğim: Bir göz kırpması hızında, beliriverdi hayaletin yanıbaşımda.
Bana kalsa bir daha hiç özlemeyecektim seni. Sen de başını alıp, gitmiştin ya hani (!).. öyle yaşamaya devam edecektim işte.

Nereden bilebilirdim mesafelerin, zamanın ötesinde, başka âlemde seyreden bir halimiz olduğunu...
Meğer hayaller hiç bırakmayacakmış yakamızı. Haksız mıyım?
İşte en savunmazsız anımda, en saf halindeki suretinle beliriyorsun karşımda. O içimdeki yangın, daha da harlansın istiyorsun. Hep böyleydin sen.
Beni kızdırmak, hoşuna giderdi. Gülerdin! Gözlerinde elmas ışıltısı; bir ben fark ederdim.

İyi hoş da, ben senin resmini odamın en güzel yerine asmamış mıydım? Sen, "Elveda"yı sırtlanıp yollara düşmemiş miydin? Böyle sözleşmemiş miydik? Kelimelerden münezzeh bir halde, bu kararı vermemiş miydik? Ne demek oluyor bu, her fırsatta ete kemiğe bürünüp, karşıma çıkma hali? Yine mi kızdırmak istiyorsun beni? Ama artık “uzansam dokunamayacak kadar” uzaktayım. Ve sen eskisi gibi gülmüyorsun. Hem bu gizli buluşmalarımızı sevgililerimizden nasıl saklayacağız. İhanet etmiş sayılmayacak mıyız onlara?

Şimdi ben aklımı yitirmeden, sen şu hayaletini al "git"buradan. Zira tam da burada şu vakitte, bir nefes daha seni soluyamam. Ölürüm.

Leia Mais…

ADINI SEN KOY

Üst üste kaçıncı dinleyişim bilmiyorum. Hiç sıkılmadan, büyük bir şevkle basıyorum tekrar tuşuna.Tekrar, tekrar, tekrar...Bu kadar keyifle, keyifli bir şarkı dinlemeyeli uzun zaman oldu.
Düşündüm de şarkıya "özel"den daha çok yakışan bir sıfat bulamadım.
Özel, çok özel bir şarkı bu.
Demet Sağırolu yazmış sözlerini. Ve Melih Kibar! şarkıya "ruh"(ruhunu)vermiş. Evet doğru bir yorum oldu, ruhu olan şarkılardan bu da. Hani elinizden tutup, sizi alıp götürenlerden. Hani çok sevdiğimiz, ama az bulunanlardan.

Müthiş bir yorum. Arkada bir dev piyano. Yalın ve yalnız piyano... Sonrası hayalinize kalmış...

Melih Kibar'ın son bestesiymiş. Ama öyle gözüküyor ki, sanatçının son'u olmuyor.
Selam mı, son veda mı bu? diye soran dizelere cevap gibi; onlar, "ebedi bir selam" çakarak uğurlanıyorlar yolculuklarına.


Leia Mais…

ADINI BULAMADIM

Bir kelime, bir anlam bulsam;
Yaşananların hepsini ona sığdırsam.
Ya da bir cümle, "cümle kıyameti" anlatacak.
Bir şarkı, bir film, ne bileyim bir bilmem ne işte..
Uzatmayalım.
Tüm bu saçmalığı, akıl bahçesinin çitlerine sokacak bir şey olsa.
Olsa ve bulsam.
Bulsam ve bitse bu "saçmalık" !

Leia Mais…

16 Aralık 2009 Çarşamba

BİR KEŞİF HİKÂYESİ

Her şey, o ıssız ve ağaçlıklı yolun, yalnız bir yol olmadığını keşfetmemle başladı; o, çok daha öte bir şeydi. Uzunluğu, belki de bir kilometreyi geçmeyen asfalt parçası, bir ömre kazınmıştı. Farkındaydım.
Ne zaman oradan geçsem, kimyamda bir değişiklik peyda oluyordu ve zamanda yolculuk başlıyordu. Önceleri beni şaşırtan bu durumdan, daha sonra büyük bir keyif almaya başladım. Her geçişte, aynı huzur, aynı mutluluk, aynı heyecan… Yol, artık yoldaştı bana. Usul usul, tatlı tatlı geçiyordum oradan. Zaman tünelimdi orası benim. Orada iyiydim. Orada keyifliydim. Orası benim hep olmak istediğim yerdi.
Böylelikle mucizeyi keşfetmiş oldum. Aslında mekân yoktu, zaman yoktu. İnsan istediği anda, istediği yerde, istediği gerçeklikte olabiliyordu. Ötesi yoktu. Öte: benim o ıssız ve ağaçlıklı yolumdu..
İlk keşiften sonra, yenileri geldi tabi. Mesela yakın zamanda bir dolabın aslında dolap olmadığını keşfettim. Bir şehrin sadece bir şehir olmadığına tanık oldum.

Bunlar benim zihin oyunlarım olabilir. Makuldür. İtiraf edeyim: Zihnime böyle güzel oyunlar oynamasını ben öğrettim. Artık gerçekle yalana biz karar veriyoruz. "Hokus pokus" diyoruz, zamanı durduruyoruz, mekanı değiştiriyoruz. Sevdiğimize "gel", sevmediğimize "git" diyoruz. Ne mutlu bize ki, artık istediğimiz oyunu tek perdede, “mertçe” oynuyoruz.

Leia Mais…

7 Aralık 2009 Pazartesi

ALAYINA İSYAN :)

Yurdumun büyük, güzide pastanelerinden birinde doğum günü kutlaması yapıyoruz. Bir sürü kız toplanmışız. Garson siparişleri almaya geliyor. Ben onlarca seçenek arasından güç bela sadece sütlaç yemek istediğime karar veriyorum. Garsonu dakikalarca beklettikten sonra bir sütlaç lütfen diyorum.
Ne dese beğenirsiniz. Sütlacımız kalmadı efendim.
Nasıl yani diyorum. Nasıl yok?
Gerçekten şaşkın halim, garsonu benden daha şaşkın bir hale getiriyor. Dünyanın en aptalca sorusunu sormuşum gibi bakıyor bana. Neyse siparişi kazandibine çevirip, yolluyoruz kendisini. Ama ben kullandığım repliğin garson beyi bu kadar şaşırtmasına takıldım tabi, bir de bu soru cümlesi bir yerlerden aşina bana, ama nerelerden? O anda düşüyor kafamdaki köşeli jeton.. Nasıl yok? Bizim en sık duyduğumuz soru cümleciği değil mi ya? - Bir erkek arkadaşımız olmadığını duyanların ortak şaşırma ünlemi :) –
Zihnimdeki yapbozun parçaları olanca hızıyla birleşiyor. Garsonun, sütlacın yokluğu üzerine sorduğum Nasıl yok? sorusunu, anlamsız bulması çok normal. Zira bunun mantıklı bir açıklaması yok. Sütlaç yok= sütlaç yok demektir ki, bunun nasıl’ı olmaz. Peki, bize tanıdık tanımadık, uzak yakın herkes tarafından pervasızca kullanılan Nasıl yok? Sorusunun mana olarak- ya da manasızlık diyelim- diğerinden bir farkı var mı? Hayır yok. Demek ki neymiş: Pastanedeki sütlacın yok olma olasılığı ne ise, bazı insanların sevgililerinin olmama olasılığı da odur. Bunun Nasıl’ını soranlara o garsoncağızın şaşkın ifadesiyle bakıyor, esefle kınıyoruz :)

Leia Mais…

6 Aralık 2009 Pazar

İÇ SAVAŞ

Sina Cephesi
Sina, kan kırmızıya emanet ettiği gözleriyle, görmeye çalışıyordu aynadaki suretini. O suret ki, kendisine el kadar yabancı. O suret ki, soğukluğu ruhunu titretiyor. O suret ki, geri de bıraktığı tek duygu, "korku". Sina, zamandan arınmış, mekândan soyutlanmış. "Bu defa başka" diyor içindeki ses, bu defa başka...
....
Odadan çıktığında ilk karşılaştığı kişinin anneannesi olması Sina'yı düşündürüyor. Bu da oyunun bir parçası mı yoksa? Az sonra Sina'nın zayıflığı bir tokmak olup başına vurulacak ve Sina oracıkta öylece yığılıp kalacak. Evet evet kesin böyle olacak. Sina yok oluşa bir kala, anneannesiyle savaş meydanında yiğitçe dövüşecek. Son gücünü anneannesini mat etmek için kullanacak.
Ooooffff bu şimdi nasıl bir haksızlık? Tanıdığı en güçlü kişi değil mi anneannesi, dedesi onun için "hükümet gibi kadın" demez mi? Bir gıdım yaşam enerjisiyle nasıl devrilir bu hükümet. Darbeler, güçlülerin işi değil midir? Bir avuç cesaretle darbe yapılabilir mi? Diren Sina diren, Nadide Hanım'ı devirmek için diren.
...
Nadide Hanım Cephesi
Nadide Hanım, torununu ağlamaklı gözlerle karşısında görünce canı çok sıkıldı. Derin derin iç geçirdi. Gidip sarılmak istedi önce, küçücük kızının buna ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyordu. Ancak bir bildiği daha vardı ki, ona sarıldığı an, Sina gözyaşlarıyla yoldaşlığa devam edecekti.“Kahve yap bana Sina”dedi. Bunu söylerken ki ses tonundan kendisi de hoşlanmamıştı ama, torununu güçsüz kılan her ne ise, onu bu tonla ve tavırla kurtarabileceğini hissediyordu. En ufak bir şefkat kırıntısı karıştırmamalıydı duygusuna. Torunu koy verip gitmeye çoktan hazırdı. Ve o bunu istemiyordu.
Sina Cephesi
Kahvenin içine biraz fare zehiri katsam mı? Diye düşündü Sina. Yok, bu kaypakça bir karşı koyma olurdu. O, er meydanında yiğitçe dövüşecekti. Kararlıydı. Aslında savaştığı komutanı severdi. Ona şu anda kızıyordu çünkü karşısında yine çok güçlü duruyordu: Sina'nın tahammül edemeyeceği kadar güçlü; Sina'nın hiç olamayacağı kadar güçlü. O, olsa olsa bir anıt olabilirdi; Sina ise bu anıtın önünde saygıyla eğilen beden. Yani bu savaş, daha başından adil değildi. Lakin mücadele başlamıştı bir kere. Ne olurdu sanki kendisini onun kollarına bırakmasına izin verse. Ne olurdu saçlarını okşasa, sıkı sıkı sarılsa. Ama komutan ne yapar git Kahve Yap! Der. Evet, komutan böyle der. Nadide Hanım böyle der.
Ve anneannesinin şekersiz kahvesiyle, kendisinin bol şekerli kahvesini hazır eden Sina, çıkar savaş meydanına.
Nadide Hanım Cephesi
Baktı Nadide Hanım, Sina'nın gözlerinin tam içine baktı. Sina’nın parça parça ruhunu gördü. Sina'nın en kuytusundaki korkuyu gördü. Bu korku onun yaşam boyu yitik bir insan olmasına yetecek kadar büyüktü. Gerçeğin bu hali, kabul görecek gibi değildi...
Söylemeye hazırlandığı cümleleri ince ince eledi zihninin eleğinde.
— Eminim şu an yaşadığın acıdan daha büyüğü olamayacağını düşünüyorsun. Bu sefer başka diyorsun. Bunu atlatamayacağından o kadar eminsin ki, bedenin acizliğinin ağırlığından toprağa yakın duruyor. Sen yer çekimine değil, yer çekimi sana meydan okuyor. Omuzların çökük, gözlerin fersiz… İnkar etme sakın.
Şimdi sana, şu yaşadığın acıya hasret kalacağın günlerin geleceğini söylesem. Kızarsın, inanmazsın değil mi? Bunun beteri öldürür dersin. Ama gelecek. Dünya, sen zayıfladıkça sillesini kuvvetlendirecek.
Nadide Hanım'ın savaş alanına tek tek bıraktığı bombalarla sarsılan Sina, kıpırtısız. Soluksuz. Yalnızca dinliyor. İdraki çok ötelerden geliyor. Ah! Şimdi o ötelerde kaybolmak vardı.
Aldatıldın değil mi ? Ondan tüm bu öfken, soğukluğun. Titriyor ellerin. Hiç ummadık yerden darbe almışsın. Bir saniye bile düşünmediğinden bu ihaneti, olan biteni duyduğunda dimağın çatlamış. Hayata hoş geldin Sina! Bundan sonrası hiç kolay olmayacak. Bunun başlangıç olduğunu göreceksin. Benim senin içinde gördüğüm o korku gibi. Sen de göreceksin.
— Neden korkuyormuşum ben?
— Yaşamaktan.
— Anneanne lütfen. Yaşamaktan korkmak mı? Şu küçücük olayın beni hayattan bezdireceğini nasıl düşünürsün.
Gülümsüyor Nadide Hanım, usul usul, içten içe.
— Yaşadığına küçücük olay dediğin vakit, olay küçülüyor mu sahiden? Yine korkak davranıyorsun. Evet haklısın, acılarını küçültmek kısa vadede kurtarabilir seni. Ancak uzun vadede o acıların esiri olursun. Ya bedenini çökertir o acılar ya ruhunu. Acına da sahip çıkacaksın Sina.
— Lütfen yapma anneanne. Beni ne kadar küçülttüğünün farkında mısın?
— Seni küçülten keşke ben olsaydım. O zaman büyümen kaçınılmaz olurdu. Sen kendini küçültenlerdensin. En tehlikelisi de budur.
Kabul ediyorum senin gibi bir yürek için aldatılmak, ağır sınavdır. Doğru olmak adına nasıl mücadele ettiğinin en yakın şahidi benim. Haliyle için nasıl bir ateşte anlayabiliyorum.
Sina, anneannesine olup biteni daha önce anlatıp anlatmadığını düşündü. Eğer anlatmadıysa geriye tek bir seçenek kalıyordu: Şeffaflaşmıştı. Bakan görüyordu içini. Anneanne, Nadide Sultan kurtar beni bu şeffaflıktan n’olursun bunu ancak sen başarabilirsin. Ey içimi gören kadın, sorularıma yalnız sen cevap verebilirsin.
— Peki, sence affetmeli miyim o yangını çıkaranı? Sen olsan ne yapardın?
— Ben sana bilmen gereken bir gerçeği söyleyeyim sen oradan yol al. Bilirsin ki hepimizin yolu ayrı ayrıdır. Doğrular bir değildir. Seçimlerinin bedelini ödemeyi kabullendiğin sürece, istediğini yapmakta özgürsün.
Bir insanın özü, o hatayı yapmasına bir kere müsaade ediyorsa, bil ki yine müsaade edecektir. Sen o insanı bir kere affettin mi, bil ki tekrar affetmeyi göze almışsın demektir. Biliyorum bunlar duymak istediklerin değil. Soruyu sorarken “Herkesin son bir şansa ihtiyacı vardır.”ı duymayı bekliyordun. Hepimiz gibi sen de affetmek istiyorsun çünkü. Ben ise gerçeklerle büyütüyorum seni. Doğrulara hazırlıklı ol. Bunları bil. Ama istersen affet. Bu da seçimindir. Seçimlerinden yalnız sen sorumlusun. Gönlün affet diyorsa affet. Gönlünün bir arzusunu ötelediğinde, bir dem gelir o ötelediğin önceliğin olur.Hani sırat derler ya, o bu dünyada olsa olsa akılla gönül arasıdır. Sen şimdi bu "dünyalık sırat"ı geçmeye çabalayacaksın. Korkmayacaksın hayattan, saklanmayacaksın köşelere. Ya yaşamına sahip çıkacaksın ya da onu seyre devam edeceksin. Seçim senin Sinacım. Seçim senin.
Sina Cephesi
Cepheden ağır yaralı olarak kurtulan Sina, Kendisini zar zor siperlerin arkasına -yani odasına- attı. Savaşı hafif sıyrıklarla atlatmanın haklı gururunu yaşıyordu. Mücadeleler tarihine sessiz sedasız düşülen bu kayıtta iki galip, tek mağlup vardı. Aynanın tam karşısında duran Sina, “mağlup yansıma”ya gizliden el salladı. Savaş bitti !

Leia Mais…

1 Aralık 2009 Salı

YUSUF'U KAYBETTİM


Leia Mais…

İZDÜŞÜM

http://www.facebook.com/inbox/?drop&ref=mb#/video/video.php?v=1066502352285&ref=mf

Leia Mais…

28 Kasım 2009 Cumartesi

"Cemil Meriç" Kokusu


* "Acıları dev aynasında büyüten rezil bir hassasiyetim var."
* "Kâmus bir millietin nâmusudur."
* "İnsanlık daima kötü oyuncaklar peşinde koşan bir çocuk."
* "Hayat herkesin yaşadığı, kimsenin yaşamaktan hoşlanmadığı komedya."
* "İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri."
* "Kelam, bütünüyle haysiyettir."
* "Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür."
* "Kelime : Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin.Kelime ormanda uyuyan dilber; şair uzaklardan gelen şehzade.Öyle seveceksin ki kelimeleri, sana yetecekler.Yıldızlar tanrı’ya yetmiş mi? Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven. Kelime kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem."
* "Yığın düşünmez, maruz kalır."

Leia Mais…

ONLAR

gözünün içine baka baka yalan konuşur bunlar
tüm aptallıklarından seni sorumlu tutarlar
dengesizliklerine senin denge olacağını sanırlar
arsızdırlar
yok yere yorarlar adamı
aynaya bakmaz, bakandan da haz etmezler
sormazlar, sorgulamazlar
zordan korkarlar, kolayın yancısıdırlar

asalak gibidir bunlar "as" olana tahammül edemezler
yavşak gülümsemeleri suratlarında donup kalmıştır
gerçek mimiklerden yoksundurlar
duygusuzdurlar
umursuzdurlar
hay yok olasıcalar dört bir yandadırlar...

Leia Mais…

27 Kasım 2009 Cuma

Bu Yazı Yarım Kalmışlıklar Üstüne

İnsanoğlunun yarım kalmışlıklara tahammülü yok.Hep bir tamamlama- tamamlanma hissi ve arayışı içersindeyiz. Fark etmesek de daima bütüne doğru yol alıyoruz .
Eğer yarım kalmış bir davanız, bir sevdanız, bir arayışınız, bir hayaliniz varsa, sanmayınız ki, hayat size bunu unutturacak. Bilinmeyene duyduğunuz tutku ve yine bilinmeyene bağladığınız umut asla bırakmayacak peşinizi.
Yıllara, yollara, insanlara güvenmeyin. Hiçbiri yarım bıraktığınız işinizi tamamlamanıza yardımcı olmayacak. Çivi çiviyi bu durumda sökmeyecek.
Kormasaydım da deneseydim, susmasaydım da söyleseydim, durmasaydım da gitseydim diyeceksiniz. Diyeceksiniz zira, merak duygusu insanın içine bir yerleşti mi gitmek nedir bilmez. Ve hayatta hiçbir şey bir soru işaretiyle yaşamak kadar yormaz insanı. İnsan zihni ve kalbi için soru işaretleri ızdıraptır. Sadece ızdırap..
Zamanla bir türlü kurtulamadığınız yarımlar, sığınaklarınız olmaya başlar.
Örneğin evliyseniz yarım kalan sevdanızı hatırlayıp, "keşkeler diyarı"na yolculuğa çıkarsınız .Her tökezlemenizde hayalinizdeki yarım kalan aşka sarılırsınız. Ulaşamadığınız sevgili, en güzel sevgilidir. Bundan bir saniye bile kuşku duymazsınız. Aslında haklısınızdır. Zira bahsettiğiniz, arzuladığınız, özleminde olduğunuz kanlı canlı biri değil hayalinizdir.Umduğunuzdur. Umudunuzdur.
Siz yarım kalmışlıklarınıza koca koca anlamlar yüklediğinizi ancak ve ancak yarım kalmış işlerinizi tamamladığınızda fark edersiniz. Ne zaman ki ulaşamadığınız sevgilinize ulaşır, ne zaman ki gidemediğiniz yere varır, ne zaman ki görmek istediğiniz rüyanın içine uyanırsınız. İşte o zaman gerçeğe ulaşırsınız. İşte o zaman tamamlanırsınız. İşte o zaman hayatla barışırsınız.


Not: Yazılanların bilimsel alt yapısı olduğunu önemle belirtiyorum =)
"İnsan zihninin yarım kalmışlıklara tahammülü olmaması" hadisesi, Gestalt yaklaşımı ile açıklanabiliyor.

Leia Mais…

22 Kasım 2009 Pazar

Şeyh Edebâli'nin Osman Gazi'ye Nasihatı

Oğul;

“İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir.Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz…”

Dünya bir garip han, bir hoyrat mekan,
İnsan bir garip varlık kabına sığmayan…
Hayat bir yudum su, bir anlık rüya…
Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan…


Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın ha kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın, danışırsan yol alırsın, danışmasan yolda takılıp kalırsın oğul.

“Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgarında savrulup gidersin.”

Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun, bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sırlar vardır. Sırlar ki, ebedi muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken cennetin kapılarını aralayasın oğul.

“Öfken ve benliğin bir olup aklını yener! Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın, azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil, her işin gereğini vaktinde yap!”

Öfke ateş, öfke afet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerektir.

“Yolcu, buruk baş gerek
Gözde daim yaş gerek
Huy biraz yavaş gerek
Yoksa yollar aşılmaz.”.
diyen ne güzel söylemiştir. Öfke benliğin yemi, en lezzetli gıdasıdır. Benlik semirdi mi irade yok olur gider. İradesi zayıflayanın ruhu intihar eder. Posalaşmış bir beden taşımak ne ağır zillet, ötelere kapalı bir ruh taşımak ne büyük ihanet.

Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz. “Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktadır.” İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalı da kimselere gamını ilan etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın: “Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir.”

Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına talip olmakta kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratan’ın kullarına ihsanıdır.

“Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.”

Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hakim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerini de sarraf bilir, sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura atmayasın. Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez; sağırdır, kem sözü işitmez; dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi Hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir.

“Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir!”
Anadolu; içinden kıvrım kıvrım ırmaklar akan, ağıtları alev alev ciğerler yakan… “Ana”larla dolu olan…

Ana çile yumağıdır, oğul dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ata bileği Hakk’ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın, ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva kurduğunda ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın.

“Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!”

Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olanıdır. “Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur.” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dair hedeflerin var oğul.

Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tacını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.

İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı, İyiliğe iyilik her kişinin kârı, Kötülüğe iyilik de, er kişinin kârıymış oğul.

Sen bizim rüyamız, sen bizim devâmız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın dik, alnın ak, gönlün pak olsun.
Zümrüt-ü Anka’nı iyi seç ki Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.

Leia Mais…

21 Kasım 2009 Cumartesi

GÖNÜLLÜ ŞİZOFREN

"Âşık", şizofren bir hastanın ta kendisidir.
Rüyalarındaki sevgiliye tutkun bir sevdalıdır.
Yaşadığı tümüyle hayal,
Çektiği acı sanal,
Göz yaşları musluktan akan su damlasından farksız, manasızdır.
Sevinci sahte,
Gülücüğü maskedir.

Aşk, şuurlu deliliğe gönüllü askerliktir!

Leia Mais…

SUSMALARIMIZ BİLE "SUSMAK" DEĞİL

Artık bizimki nasıl susmaksa?
Herkes herşeyi bilirken
Söze ne hacetken...
Tek avuntumuz, kelimelerin hâlâ prangalı olması !

Aksi ispat edilinceye dek,
Hepimiz masumuz.

Leia Mais…

18 Kasım 2009 Çarşamba

Güzel Şeyler Güncesi

Heyecan güzel şey – uzun bir zaman diliminden sonra ziyaretinize gelmişse, daha daha güzel bir şey :) -
Özlemek güzel şey - umut da sizle beraber yol alıyorsa-
Gülümsemek güzel şey – ruhunuz ısınıyorsa-
Aşk güzel şey –huzurlu yakasındaysanız-
Dost güzel şey –bulabiliyorsanız-
Tatlı güzel şey –çok kaçırmazsanız-
Zaman güzel şey –tam içinde var’sanız-
Ve İnsan güzel şey- başarıp olabiliyorsanız-

Leia Mais…

14 Kasım 2009 Cumartesi

BU DA GEÇER YA HU


Hayatın zorlu, travmatik durumlarından biridir “geçiş dönemleri”nin bir türlü geçmek bilmemesi. Uzadıkça uzayan, kişiyi aidiyet duygusundan uzak kılarak derin dehlizlere atan, bu melun zaman dilimleri, sarsar adamı. Hem de ne sarsmak.
Çocukluktan ergenliğe geçiş vardır örneğin. İlk travma burada başlar. An gelir kıyafet almaya gittiğiniz mağazada, ne çocuk reyonunda size uygun kıyafet bulabilirsiniz, ne büyük reyonunda. Garip bir durumdasınızdır artık. Kimliğiniz aranmaktadır adeta.
Bir diğer sert geçiş dönemi olarak, üniversiteye giriş ve sonrası anılabilir mesela. Bu da sancılı hem de çok sancılı bir dönemdir. Yurdun dört bir köşesinden gelen renkli kişiliklerle, “gökkuşağı” olmak üzere yola çıkarsınız. Heyecanlısınızdır. Zordasınızdır.
Sıra gök kuşağının bitiminde bulunan altın dolu kazanı bulma işine geldiğinde ise bünyede kıyametler kopmaya başlar. Hiçbir şey eskisi gibi değildir artık. Ne çocukluk kalmıştır elinizde, ne ömür boyu yapmayı bildiğiniz tek iş olan öğrencilik. Arkadaşlarınız yaprak misali dağılıvermiştir. Büyük bir telaştır elde avuçta kalan.
Hayat, tüm heybetiyle karşınızda dururken, sizi de bir korku kaplamıştır. Ait olmak istersiniz. Varlığınızı anlamlı kılacak bir ömür istersiniz. Bir sabah uyanmak istersiniz, hayalini kurduğunuz resmin tam içinde.
Oysa karanlıktır her yer. El yordamıyla yol alırsınız. Bitsin ve geçsin istersiniz bu zaman. Bir yerden “tutunmak istersiniz”. Tutunamayanlara inat ! Ve içten içe hep bilirsiniz aslında bu da geçecek, bu da geçecek…

Leia Mais…

İRİS

Bir tek, gözlerime itiraf ettim
"Seni nasıl sevdiğimi".
Bu sebepten korkarım
Seninkilerle buluşmalarından !

Leia Mais…

12 Kasım 2009 Perşembe

ARTI

Anlam(a) telaşındandı her şey,
Sorular, sorgulamalar, sorunlar
Her şey "çoğalmak" uğrunaydı...

Leia Mais…

16 Ekim 2009 Cuma

ATLATACAK

Atlatacak!
Ama öyle sessiz sedasız, süklüm püklüm değil; ayyuka çıkan feryadıyla figanıyla, yüreğini güm güm attıran telaşıyla korkusuyla ve küllerinden doğabilmek için her daim yanında taşıdığı bir pişirimlik Eyub sabrıyla.


Elif Şafak (Pinhan)

Leia Mais…

Umutlarım Emanetindir!

Az sabretselerdi, korkmasalardı, ekebilselerdi umutlarını o bir avuç toprağa, ne filizler büyüyecekti bu bahçede.
Küçük, küçüğüm ! Onların hiçbiri senin kadar büyük olamadı.
Büyük yaşamadı!

Leia Mais…

2 Ekim 2009 Cuma

0 NOKTASI

Burası "0 noktası".
Suyun donduğu, zamanın durduğu, yaşama kal gelen nokta.

Ararsan ordayım!

Leia Mais…

25 Eylül 2009 Cuma

Sözün Özü

Aşka dair ne varsa
Aşkla özledim…

Leia Mais…

FORA

Söz sana, sözler sana, kaçmak yok artık.
Kızmak, küsmek, vazgeçmek yok..
Büyük beden saçmalamalardan uzakta,
Büyük yaşamların, büyük sevdası için yelkenler fora!

Leia Mais…

19 Eylül 2009 Cumartesi

Lâ Tahzen

Üzülme! Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.

Üzülme!

Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.

Üzülme!

Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki...

Üzülme!

Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki... Gözden çıkarmamış olmalı seni.

Üzülme!

Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.

Üzülme!

Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki... Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.

Üzülme!

Seni bir "İşiten" var. Seni senin kendini bile sevmenden önce O sevdi seni. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.

Üzülme!

Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin? Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.

Üzülme!

O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan gözleri yaşlar içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: "Lâ tahzen, innAllahe meânâ."

Üzülme!

Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. "Rabbin sana küsmedi ki..." Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. "Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki..."

Senai Demirci

Leia Mais…

Sözün Özü

Lâ- Tahzen ( Üzülme) ! Kaybettiğin her şey başka bir surette geri döner!

Mevlânâ

Leia Mais…

14 Eylül 2009 Pazartesi

ELİF AÇILIMI

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne merhabamın hemen arkasından, hocamdan dinlediğim bir “elif açılımı” vardı ki zihnime kazınmıştır. Keşke bu kadar balık hafızalı olmasaydım da onun cümlelerini olduğu gibi aktarabilseydim. O hazzı paylaşabilseydik. Oysa şimdi hatırda kalan zerreciklerle yetinmek durumundayız.

Elif adını taşımak önemlidir. Zira elif, birliğin, birlemenin sembolüdür. Elif, doğruluk timsalidir. “Dosdoğru”luğu anlatılır. Eğri, elif göremezsiniz. Her şey zıddıyla varsa kesret(çokluk) bir yanadır, elif bir yana. Ve sevgili, elif gibi düzgün boyuyla arz-ı endam edince yer yerinden oynar. İncecikten yağan karlar elif elif diye tozumaya başlar. O sevgili ise elif gibi kayıtsız ve hürdür…

Bunlar edebiyatın içindeki nice elif açılımlarıdır. Elif, tarifleri bitmez. Ne söylense, hep bir eksik kalır. Elif’in kendisi anahtardır. Hangi ruhta, hangi kapıyı açacağına yalnız kendi karar verir.


Ve kimi zaman yazdığı bir kitabın adının ilk harfine saklanan, meşhur bir kadın olur, elif. O kadın ki, gözleri televizyon ekranına donuk donuk bakar. Sanki usul usul güler . Kızıyor mu? Öfkeleniyor mu? Şu an hangi duyguda diye merak edersiniz , o ise rengini belli etmez. Elifliğini yapar yoluna devam eder.

Gün gelir o kadın, “Aşk” diye kasar kavurur ortalığı. Aldığı onca övgüye kayıtsız kalmayı başarabilen enderlerden olur ve çok dikkat çeker. “Aşk, adamı zenginleştirir” i madden manen yaşar. 1.5 milyonluk gelir elde eder bir kadın, bir anne. Duruşuyla, tavrıyla: “Ben buradayım! Ben buyum!” der çoğu zaman. Yalnız konuşarak değil, susarak.

Mevlana’dan aldığı hamuş sıfatıyla yürüyen bu esrarengiz kadın. Hamuş olmayı ruhuna ve bedenine giydirmeyi başaranlardandır. Kelimelerin, cümlelerin çok ötesinde bir dünyaya geçtiğini tavrından, duruşundan, gözlerinden belli eden modern çağın, post modern bayanı, Aşk’ı bu kez büyük oynamıştır.

Leia Mais…

4 Eylül 2009 Cuma

KAYIP ARANIYOR !

Ve samimiyet! Aslında olmazsa olmaz olan! Sözde, fiilde, gönülde, bedende, ruhta, aşkta, dostlukta çoğu zaman kaybetsek de, hep aradığımız, arzuladığımız; özleminden ve hasretinden kurtulamadığımız, samimiyet!
Özünde, insan olmanın baş koşulunun tohumunu barındıran, samimiyet!
Dosdoğruluk, dürüstlük, adamlık ve insanlık gereği, samimiyet!

Maskesiz çıkmam abi! diyenlerden oluşan bir düzende, senin olmadığın bu kahrolası yerde her şey eksik.
Sözde medeniyetin tavan yaptığı 2000'li yıllarda kayıpsın,
Seni arıyoruz SAMİMİYET!

Leia Mais…

DOĞMALIYIZ!

Doğmak fiili, sizce de fazla kısır bırakılmadı nice zamandır? Hayatta sadece bir kere mi doğar insanoğlu? Doğum yalnız, anne karnından azadın adı mıdır?
Yunus'un "Her gün yeniden doğarız, bizden kim usanası." dediği acep ne ola ki?
Her gün doğmak, her gün yeni bir mucizeye uyanmak mıdır yoksa? Doğum, uyanış olabilir mi? Uyanış ise farkında olmak: zamanın, mekanın, yaradılışın, düzenin.
Ve tüm bu olan bitene hayran olmak...
Anlaşılan sancılı bir doğum bekliyor bizi. Fizyolojik doğumdan çok daha uzun,çok daha zor ancak, yaşanması gereken !

Leia Mais…

SORMAK (?)

Koşmak, ama nereye?
İstemek, ama neyi? Ve neden?
Olmak, ama nasıl?
Dolmak, ama neyle?
Bilmek, ama ne kadar?
Aramak, ama kimi? Ve nerede?

Leia Mais…

3 Eylül 2009 Perşembe

HADSİZ

Her şiir dediğimde,
Her kalemi oynatışımda
Gülesim geliyor,
Acizliğimde eriyorum.
Hadsiz ve yersiz bir çaba bu.

Evrenin şiiri,
Kalemin, kelimelerden hür kelamları
Aklımın sınırlarına dinamit koyuyor.
Mayınlı arazilerde seyir ederek
Yol arıyorum...

Leia Mais…

21 Ağustos 2009 Cuma

PARDON, BAKAR MISINIZ?

"Pardon, bakar mısınız ?
Tanışmış mıydık ?
Sevmiş miydim ben sizi hiç ?
Sevişmiş miydik?

Pardon daha önce konuşmuş muyduk ?
Yürüyüp çıkmazlarda yorulmuş muyduk ?
...
Pardon bakar mısınız ?
Adınız neydi sizin ?
Baş harfini gögsüme
Yazmıs olabilirim

Pardon daha önce nerdeydiniz ?
Geçtiginiz yollara düşmüş olabilirim

Yüzünüz ne kadar da aşina !
Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim

Gözünüz öyle uzak bakmasa
Sizi tanıdıgıma yemin ederim
..."

Diyor, Sezen Aksu
Ve sözün bittiği yerde müzik başlıyor
Öyle bir müzik ki, bitmesin istiyor insan

Bir zamanlar aşk hastalığına yakalanmışlığınız varsa,
Ve bünyeniz artık bu hastalığa karşı, gerekli antikoru üretmeyi öğrenmişse,
Tatlı bir kırgınlıkla atlatabiliyorsanız olan biteni
Sezen'in Pardon'uyla büyük bir keyfe davetlisiniz.
"Zamanın ve mekanın ötesine geçme garantili" bir davet bu.

Not: Zamanın ve mekanın ötesine geçemeyenlere, bizi kandırdın diyenlere, müjdeler olsun, siz aşk hastalığına yakalanmayanlardansınız!


Leia Mais…

17 Ağustos 2009 Pazartesi

MANİFESTO

Kaypak sevdalarınız,
Sahte duygularınız,
Ve siz.
Uzak durun lütfen !
Arkanıza bile bakmayın,
Gidin.
Yaptığınız en büyük "adamlık" bu olur.

Eminim siz böyle olsun istemezdiniz.
Ama oldu! -Tam da hiç istemediğiniz gibi-

Leia Mais…

UĞUR

Hayallerimin en manalı portresi, ışığını kaybetti.
Karanlıklardayım.
Seni uğurlamanın uğurunu taşıyorum şimdilerde...

Leia Mais…

KANGREN

Yavaş yavaş değildi kanıma girişin.
Ve yine hiç yavaş olmadı,
O kangrenli parçanın benden kesilip atılışı.

Leia Mais…

Sözün Özü

Rüzgar nereden eserse ben orada olacağım. Tüm limanlara eyvallah'ım var !

Leia Mais…

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Artık Aşk da Reklam Kuşağına Dahil !


Aşk , bir reklam kampanyası haline gelebilir mi? Reklamcılık, sahiden bu denli hayatın içinde midir? İnsan, en iyi reklamı kendisi için mi yapar? Günümüzde "aşk" kendini reklamın şefkatli, reklamcının haşin kollarına mı bırakmıştır ?

Bu soruların gündemimizi meşgul etmesinin elbet haklı bir nedeni var. Gün geçmiyor ki 'feysbuk' tarzı sosyal paylaşım sitelerinde -yani "umuma açık dijital mekan"larda- "Aşk" adlı bir albüme, özel bir klasöre rastlamayalım.

"Aşk" adlı özel albümlerde çiftlerimizin ele ele, kol kola, göz göze... çekilmiş fotoğraflarına bir tıkla ulaşmamız mümkün. Bu özel fotoğraf kareleri gerçekten de göz yaşartıyor çoğu zaman(!) Albümlerin isimleri de fotoğraflar kadar özenle seçiliyor. "Bunun adı aşk", "Adı aşk olsun" bazen de bütün ihtişamını üç harfe sığdırmayı başararak sadece "Aşk" adlı dosyalarda top special !(çok özel) olarak yayınlanıyor bu kareler.İyi de bunların top secret ! (çok gizli) olması gerekmez mi? Alem-i cihana gösterip onay alımı da ne demek oluyor? Bu fotoğrafların altına döşenen Allah saadetinizi bozmasın, aman da ne güzelsiniz, maaşaallahhh, darısı başıma vs. sözler duymak, tepkiler almak için mi her şey? Yahut bir ispat çabası mı bu? Yoksa bir reklam kampanyası mı?
Aşk böyle kare kare yakalanabilir mi? Dile dökülemezken gözle görülebilir mi?
Sadece iki kişinin ÖZEL'i -mahremi- olan şeyler böyle çarşaf çarşaf yayınlanabilir mi? Samimiyet bu işin neresindedir? Aşk ne zaman bu kadar ucuzlamıştır? Ve
reklam kuşağına dahil olmuştur? Soralım. Sorgulayalım!


Not: Pek çok "aşk" adlı albümün,bir kaç ay içersinde çöp kutusuna atılması hadisesi de dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir husus tabi. Sorgulamanın haklılığını ispatlıyor sanki.

Leia Mais…

7 Ağustos 2009 Cuma

Leia Mais…

Ey Dil

Ey Dil,
Hiçbir şeyden çekmedim senden çektiğim kadar
Acıydın, tatlıydın, kemdin, uğurluydun
Kimi zaman yılan çıkartırdın delikten
Kimi zaman kaçacak delik aratırdın
Başlar kestirirdin, yüzler güldürürdün
Adam dediğin dil’inden sorulurdu
Ya dillere destan olurdu,
Ya dillere rüsva!

Leia Mais…

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Sözün Özü

'Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler yapabilecek olanlar da başıboştur.'
Sokrat

Leia Mais…

2 Ağustos 2009 Pazar

TÜMEVARIM

Muhasebe defteri tamam.
Tüme vardım,
Ben tam anlamıyla var’dım.

Leia Mais…

30 Temmuz 2009 Perşembe

İSYAN

Su duruydu,
Ben ise kuru.
Akamadım su misali.
Ne toprak gibi verimli,
Ne hava kadar özgür,
Ne ateş gibi iddialı,
Ne ışık kadar nurlu oldum.
Bir bok olamadım ben bu hayatta...

Leia Mais…

Donquixote'a...


Senin adın mucize!

Umudun doğurduğusun sen.

Sabrın meyvası,

İmkansızın celladı,

Saklı bahçenin aşikârısın.

Leia Mais…

EREN


Bazı dersler verir hayat, olur olmadık yerlerde. Ve genelde almasını, yorumlamasını bilenlere; yalnız elindeki gazeteyi değil, hayatı okumayı seçenlere armağan eder, bu özel hediyeleri. Sanılanın aksine, çoğu zaman bonkördür hayat!

Hayatın bizlere sunmuş olduğu bu özel derslerin, bizden yaşça çok büyük, görmüş geçirmiş aksakallı amcalar yahut gözleri ufka dalan ve o gözlerde dünyanın sırrını taşıyormuşçasına bir eda barındıran teyzeler, tarafından verildiği sanılabilir. Elbette ki zihinlerde böyle yer ettiklerine göre bu amca ve teyzelerden hayata dair çokça bilgi edinmek mümkündür. “Gençlerin aynalarda göremediklerini, büyükler tozlu tuğlalarda görür.” Diye bir söz işitmiştim ya da okumuştum bir zamanlar. Doğrudur, inanırım gönülden. Gelgelim Kadıköy- Karaköy seferini yapan bir vapurda beş yaşındaki küçük Eren’den aldığım o koca yaşam dersini, itiraf edeyim hiçbir amcam ya da teyzem daha önce veremedi bana.
...

Eren, telefonda annesi ile görüşürken o kadar heyecanlı ve sevimliydi ki ne gözlerimi ondan alabiliyordum, ne de söylediklerini duymak için özel bir çaba harcadığımdan utanıyordum o anda. Onun mutluluğu benim mutluluğum olmuştu.

- “Anne, şu anda babamla vapurdayız, yeni fotoğraf makinesi aldık çok güzel kareler yakalıyorum”.

İlk çekiç darbesi bu cümle ile indi kafama. Beş yaşındaki Eren “kareler yakalamak”tan bahsediyordu. Kare yakalamak ile 20’li yaşlarda tanışmış biri olarak itiraf edeyim şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereydim.

- “Anne, burası o kadar güzel ki, inan sana olan kızgınlığımı bile unuttum.”

Yok artık. Bu kadarı da çok fazla. Nihayetinde beş yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. Hadi kareleri yakalamak taklit vari bir cümle sayılabilir. Eren duymuş ve kullanmış olsun. Ama ‘Burası o kadar güzel ki, sana olan kızgınlığımı bile unuttum’ nasıl izah edilecek. Bunu söylediğinde babası bir kahkaha patlattı, ben dondum kaldım, telefonunun öbür ucundaki annenin halini ise düşünemiyorum bile.

Bu cümlelerde beni etkileyen neydi? Niye bu denli şaşırdım?’ı kurcaladım biraz.

Eren’in kareler yakalamaktan, yani fotoğraftan aldığı hazzı, bu kadar geç keşfetmemi teknolojik imkânların elimize geç ulaşmasına bağlıyor ve biraz kurtuluyorum vicdan azabımdan. Lâkin ondaki heyecanın yüzde birini kendimde bulamamak işte bunun, açıklaması yok. Büyümek, heyecanların kaybolması, azalması demek midir yoksa?

Burası o kadar güzel ki….ye de çokça takıldım. Zira ben, İstanbul gibi rüya bir şehirde yaşıyordum. Benimle birlikte vapurdaki onlarca insan da aynı kaderi paylaşıyordu. Oysa hiçbirimiz bu rüyanın gerçekliğiyle ilgilenmiyorduk. Mutsuz yüzlerimiz, çökük omuzlarımız, ilgisiz, alakasız, ruhsuz tutumlarımızla sabah sabah bu şehre nasıl da haksızlık ettiğimizin farkına vardım. İstanbul, Eren saolsun seni bir daha keşfettim. Kıymetlisin ve çok özelsin sen.

Bu farkındalık yitimi, sadece İstanbul’a has değildi tabi. Anın değerini bilememekten ötürüydü. O vapurda seyahat edenler, bedenen orda olup ruhen başka yerlere göçte olanlardı aslında. Bir tek Eren’in anda var olduğu düşünülerse. Neden sadece onun gülen gözlere sahip olduğunun cevabı bulunabilir. Büyükler anda var olmayı unutarak, geçmişle geleceğin bugünü işgalinden kurtulamayarak mı mutsuz oluyorlardı yoksa? Bu da bir diğer soruydu.

Ancak hepsi yalan, bir tek bu gerçek kısmına gelirsek. Özetle beni kalbimden vuran söz, ‘Sana olan kızgınlığımı bile unuttum’dur. Eren bunu söylerken gerçekten de unutmuştu kızgınlığını. Annesine belki çok kızmıştı ama uzatmamıştı işte. Hangi yetişkin, bu kadar masumane bir tavırla onu kızdıran kişiye bu cümleleri kurar ki. İncir çekirdeğini doldurmayan şeylere sözde kızarak, sonra da sözde kızgınlıkları bir onur savaşına döndürerek anı yaşamayı unutan, mutsuz olan, sözde büyükleredir tüm bu laflar. İlişkilerin bu denli içinden çıkılmaz bir hal almasını sadelikten bu kadar uzaklaşmaya bağlayın gitsin.
Ve hayat, sana gelince buralar o kadar güzel ki, inan sana olan kızgınlığımı bile unuttum. =)

Leia Mais…

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Huzurla Huzurlu Kalabilmek

Huzurun adı vardır,
Bekleyişi vardır,
Işığı vardır
Ancak onu sarıp sarmalamak,
Ruha giydirmek
Büyük oyundur.
Anlaşılması güç sırdır.
Menem iştir huzurla
Başbaşa, sessiz, sakin
Huzurlu kalabilmek...

Leia Mais…

YENİ

Yeniye doğru yol alıyoruz.
"Yeni" bizi kucaklıyor.
Bu bir devran dönmesi!
Güneşle değil, umutla ısınıyoruz artık.
Mavilerdeyiz.
Ve derine, en derine yolculuğumuz..

Leia Mais…

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Sonsuz Adam

Uzun bir yoldan geleceksin,
Gözlerinde bakmaya kıyamadığım o buğuyla
Ellerin donmuş, yüreğin sancılı
Usul usul ama us’lu gelececeksin

Arkanda boranlar bırakarak
Ektiğin varlık tohumları cebinde
Özünden özüme can katarak
Yeniden doğup öyle geleceksin

Gelişin bayram sayılacak bu illerde
Davullar çalınacak,
Çocuklara şekerler dağıtılacak,
Yorgun ruhlarımız artık huzurlu,
Ve Saatler sonsuza kurulu olacak…

Leia Mais…