27 Aralık 2009 Pazar

Çok "mânidar"

Son zamanlarda yaşanılan anlamsızlık haline,
Heyecansız ilişkiler yumağına
Cevapsız tekrarlanan "Neler oluyor yahu bize?" sorularına,
Bunun bir adı olmalı ! nidalarına
Bakınız kimden ve nasıl bir cevap geliyor:
Sevgili Ayşe Özyılmazel,
"Bir şey eksik, o da: enerji" diyor.
Ve bu çıkarımıyla, zihinlerde yeni bir dalga boyutu açıyor :)
Saolsun varolsun.

Leia Mais…

22 Aralık 2009 Salı

Gitmek, gitmektir işte. Hepsi bu !

Leia Mais…

20 Aralık 2009 Pazar

Onun bir düşü var ki, asla bilemezler...

Leia Mais…

19 Aralık 2009 Cumartesi

RİCA

Tam da burada, şu vakitte, niye bu hayaldesin bilmiyorum. Tek bildiğim: Bir göz kırpması hızında, beliriverdi hayaletin yanıbaşımda.
Bana kalsa bir daha hiç özlemeyecektim seni. Sen de başını alıp, gitmiştin ya hani (!).. öyle yaşamaya devam edecektim işte.

Nereden bilebilirdim mesafelerin, zamanın ötesinde, başka âlemde seyreden bir halimiz olduğunu...
Meğer hayaller hiç bırakmayacakmış yakamızı. Haksız mıyım?
İşte en savunmazsız anımda, en saf halindeki suretinle beliriyorsun karşımda. O içimdeki yangın, daha da harlansın istiyorsun. Hep böyleydin sen.
Beni kızdırmak, hoşuna giderdi. Gülerdin! Gözlerinde elmas ışıltısı; bir ben fark ederdim.

İyi hoş da, ben senin resmini odamın en güzel yerine asmamış mıydım? Sen, "Elveda"yı sırtlanıp yollara düşmemiş miydin? Böyle sözleşmemiş miydik? Kelimelerden münezzeh bir halde, bu kararı vermemiş miydik? Ne demek oluyor bu, her fırsatta ete kemiğe bürünüp, karşıma çıkma hali? Yine mi kızdırmak istiyorsun beni? Ama artık “uzansam dokunamayacak kadar” uzaktayım. Ve sen eskisi gibi gülmüyorsun. Hem bu gizli buluşmalarımızı sevgililerimizden nasıl saklayacağız. İhanet etmiş sayılmayacak mıyız onlara?

Şimdi ben aklımı yitirmeden, sen şu hayaletini al "git"buradan. Zira tam da burada şu vakitte, bir nefes daha seni soluyamam. Ölürüm.

Leia Mais…

ADINI SEN KOY

Üst üste kaçıncı dinleyişim bilmiyorum. Hiç sıkılmadan, büyük bir şevkle basıyorum tekrar tuşuna.Tekrar, tekrar, tekrar...Bu kadar keyifle, keyifli bir şarkı dinlemeyeli uzun zaman oldu.
Düşündüm de şarkıya "özel"den daha çok yakışan bir sıfat bulamadım.
Özel, çok özel bir şarkı bu.
Demet Sağırolu yazmış sözlerini. Ve Melih Kibar! şarkıya "ruh"(ruhunu)vermiş. Evet doğru bir yorum oldu, ruhu olan şarkılardan bu da. Hani elinizden tutup, sizi alıp götürenlerden. Hani çok sevdiğimiz, ama az bulunanlardan.

Müthiş bir yorum. Arkada bir dev piyano. Yalın ve yalnız piyano... Sonrası hayalinize kalmış...

Melih Kibar'ın son bestesiymiş. Ama öyle gözüküyor ki, sanatçının son'u olmuyor.
Selam mı, son veda mı bu? diye soran dizelere cevap gibi; onlar, "ebedi bir selam" çakarak uğurlanıyorlar yolculuklarına.


Leia Mais…

ADINI BULAMADIM

Bir kelime, bir anlam bulsam;
Yaşananların hepsini ona sığdırsam.
Ya da bir cümle, "cümle kıyameti" anlatacak.
Bir şarkı, bir film, ne bileyim bir bilmem ne işte..
Uzatmayalım.
Tüm bu saçmalığı, akıl bahçesinin çitlerine sokacak bir şey olsa.
Olsa ve bulsam.
Bulsam ve bitse bu "saçmalık" !

Leia Mais…

16 Aralık 2009 Çarşamba

BİR KEŞİF HİKÂYESİ

Her şey, o ıssız ve ağaçlıklı yolun, yalnız bir yol olmadığını keşfetmemle başladı; o, çok daha öte bir şeydi. Uzunluğu, belki de bir kilometreyi geçmeyen asfalt parçası, bir ömre kazınmıştı. Farkındaydım.
Ne zaman oradan geçsem, kimyamda bir değişiklik peyda oluyordu ve zamanda yolculuk başlıyordu. Önceleri beni şaşırtan bu durumdan, daha sonra büyük bir keyif almaya başladım. Her geçişte, aynı huzur, aynı mutluluk, aynı heyecan… Yol, artık yoldaştı bana. Usul usul, tatlı tatlı geçiyordum oradan. Zaman tünelimdi orası benim. Orada iyiydim. Orada keyifliydim. Orası benim hep olmak istediğim yerdi.
Böylelikle mucizeyi keşfetmiş oldum. Aslında mekân yoktu, zaman yoktu. İnsan istediği anda, istediği yerde, istediği gerçeklikte olabiliyordu. Ötesi yoktu. Öte: benim o ıssız ve ağaçlıklı yolumdu..
İlk keşiften sonra, yenileri geldi tabi. Mesela yakın zamanda bir dolabın aslında dolap olmadığını keşfettim. Bir şehrin sadece bir şehir olmadığına tanık oldum.

Bunlar benim zihin oyunlarım olabilir. Makuldür. İtiraf edeyim: Zihnime böyle güzel oyunlar oynamasını ben öğrettim. Artık gerçekle yalana biz karar veriyoruz. "Hokus pokus" diyoruz, zamanı durduruyoruz, mekanı değiştiriyoruz. Sevdiğimize "gel", sevmediğimize "git" diyoruz. Ne mutlu bize ki, artık istediğimiz oyunu tek perdede, “mertçe” oynuyoruz.

Leia Mais…

7 Aralık 2009 Pazartesi

ALAYINA İSYAN :)

Yurdumun büyük, güzide pastanelerinden birinde doğum günü kutlaması yapıyoruz. Bir sürü kız toplanmışız. Garson siparişleri almaya geliyor. Ben onlarca seçenek arasından güç bela sadece sütlaç yemek istediğime karar veriyorum. Garsonu dakikalarca beklettikten sonra bir sütlaç lütfen diyorum.
Ne dese beğenirsiniz. Sütlacımız kalmadı efendim.
Nasıl yani diyorum. Nasıl yok?
Gerçekten şaşkın halim, garsonu benden daha şaşkın bir hale getiriyor. Dünyanın en aptalca sorusunu sormuşum gibi bakıyor bana. Neyse siparişi kazandibine çevirip, yolluyoruz kendisini. Ama ben kullandığım repliğin garson beyi bu kadar şaşırtmasına takıldım tabi, bir de bu soru cümlesi bir yerlerden aşina bana, ama nerelerden? O anda düşüyor kafamdaki köşeli jeton.. Nasıl yok? Bizim en sık duyduğumuz soru cümleciği değil mi ya? - Bir erkek arkadaşımız olmadığını duyanların ortak şaşırma ünlemi :) –
Zihnimdeki yapbozun parçaları olanca hızıyla birleşiyor. Garsonun, sütlacın yokluğu üzerine sorduğum Nasıl yok? sorusunu, anlamsız bulması çok normal. Zira bunun mantıklı bir açıklaması yok. Sütlaç yok= sütlaç yok demektir ki, bunun nasıl’ı olmaz. Peki, bize tanıdık tanımadık, uzak yakın herkes tarafından pervasızca kullanılan Nasıl yok? Sorusunun mana olarak- ya da manasızlık diyelim- diğerinden bir farkı var mı? Hayır yok. Demek ki neymiş: Pastanedeki sütlacın yok olma olasılığı ne ise, bazı insanların sevgililerinin olmama olasılığı da odur. Bunun Nasıl’ını soranlara o garsoncağızın şaşkın ifadesiyle bakıyor, esefle kınıyoruz :)

Leia Mais…

6 Aralık 2009 Pazar

İÇ SAVAŞ

Sina Cephesi
Sina, kan kırmızıya emanet ettiği gözleriyle, görmeye çalışıyordu aynadaki suretini. O suret ki, kendisine el kadar yabancı. O suret ki, soğukluğu ruhunu titretiyor. O suret ki, geri de bıraktığı tek duygu, "korku". Sina, zamandan arınmış, mekândan soyutlanmış. "Bu defa başka" diyor içindeki ses, bu defa başka...
....
Odadan çıktığında ilk karşılaştığı kişinin anneannesi olması Sina'yı düşündürüyor. Bu da oyunun bir parçası mı yoksa? Az sonra Sina'nın zayıflığı bir tokmak olup başına vurulacak ve Sina oracıkta öylece yığılıp kalacak. Evet evet kesin böyle olacak. Sina yok oluşa bir kala, anneannesiyle savaş meydanında yiğitçe dövüşecek. Son gücünü anneannesini mat etmek için kullanacak.
Ooooffff bu şimdi nasıl bir haksızlık? Tanıdığı en güçlü kişi değil mi anneannesi, dedesi onun için "hükümet gibi kadın" demez mi? Bir gıdım yaşam enerjisiyle nasıl devrilir bu hükümet. Darbeler, güçlülerin işi değil midir? Bir avuç cesaretle darbe yapılabilir mi? Diren Sina diren, Nadide Hanım'ı devirmek için diren.
...
Nadide Hanım Cephesi
Nadide Hanım, torununu ağlamaklı gözlerle karşısında görünce canı çok sıkıldı. Derin derin iç geçirdi. Gidip sarılmak istedi önce, küçücük kızının buna ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyordu. Ancak bir bildiği daha vardı ki, ona sarıldığı an, Sina gözyaşlarıyla yoldaşlığa devam edecekti.“Kahve yap bana Sina”dedi. Bunu söylerken ki ses tonundan kendisi de hoşlanmamıştı ama, torununu güçsüz kılan her ne ise, onu bu tonla ve tavırla kurtarabileceğini hissediyordu. En ufak bir şefkat kırıntısı karıştırmamalıydı duygusuna. Torunu koy verip gitmeye çoktan hazırdı. Ve o bunu istemiyordu.
Sina Cephesi
Kahvenin içine biraz fare zehiri katsam mı? Diye düşündü Sina. Yok, bu kaypakça bir karşı koyma olurdu. O, er meydanında yiğitçe dövüşecekti. Kararlıydı. Aslında savaştığı komutanı severdi. Ona şu anda kızıyordu çünkü karşısında yine çok güçlü duruyordu: Sina'nın tahammül edemeyeceği kadar güçlü; Sina'nın hiç olamayacağı kadar güçlü. O, olsa olsa bir anıt olabilirdi; Sina ise bu anıtın önünde saygıyla eğilen beden. Yani bu savaş, daha başından adil değildi. Lakin mücadele başlamıştı bir kere. Ne olurdu sanki kendisini onun kollarına bırakmasına izin verse. Ne olurdu saçlarını okşasa, sıkı sıkı sarılsa. Ama komutan ne yapar git Kahve Yap! Der. Evet, komutan böyle der. Nadide Hanım böyle der.
Ve anneannesinin şekersiz kahvesiyle, kendisinin bol şekerli kahvesini hazır eden Sina, çıkar savaş meydanına.
Nadide Hanım Cephesi
Baktı Nadide Hanım, Sina'nın gözlerinin tam içine baktı. Sina’nın parça parça ruhunu gördü. Sina'nın en kuytusundaki korkuyu gördü. Bu korku onun yaşam boyu yitik bir insan olmasına yetecek kadar büyüktü. Gerçeğin bu hali, kabul görecek gibi değildi...
Söylemeye hazırlandığı cümleleri ince ince eledi zihninin eleğinde.
— Eminim şu an yaşadığın acıdan daha büyüğü olamayacağını düşünüyorsun. Bu sefer başka diyorsun. Bunu atlatamayacağından o kadar eminsin ki, bedenin acizliğinin ağırlığından toprağa yakın duruyor. Sen yer çekimine değil, yer çekimi sana meydan okuyor. Omuzların çökük, gözlerin fersiz… İnkar etme sakın.
Şimdi sana, şu yaşadığın acıya hasret kalacağın günlerin geleceğini söylesem. Kızarsın, inanmazsın değil mi? Bunun beteri öldürür dersin. Ama gelecek. Dünya, sen zayıfladıkça sillesini kuvvetlendirecek.
Nadide Hanım'ın savaş alanına tek tek bıraktığı bombalarla sarsılan Sina, kıpırtısız. Soluksuz. Yalnızca dinliyor. İdraki çok ötelerden geliyor. Ah! Şimdi o ötelerde kaybolmak vardı.
Aldatıldın değil mi ? Ondan tüm bu öfken, soğukluğun. Titriyor ellerin. Hiç ummadık yerden darbe almışsın. Bir saniye bile düşünmediğinden bu ihaneti, olan biteni duyduğunda dimağın çatlamış. Hayata hoş geldin Sina! Bundan sonrası hiç kolay olmayacak. Bunun başlangıç olduğunu göreceksin. Benim senin içinde gördüğüm o korku gibi. Sen de göreceksin.
— Neden korkuyormuşum ben?
— Yaşamaktan.
— Anneanne lütfen. Yaşamaktan korkmak mı? Şu küçücük olayın beni hayattan bezdireceğini nasıl düşünürsün.
Gülümsüyor Nadide Hanım, usul usul, içten içe.
— Yaşadığına küçücük olay dediğin vakit, olay küçülüyor mu sahiden? Yine korkak davranıyorsun. Evet haklısın, acılarını küçültmek kısa vadede kurtarabilir seni. Ancak uzun vadede o acıların esiri olursun. Ya bedenini çökertir o acılar ya ruhunu. Acına da sahip çıkacaksın Sina.
— Lütfen yapma anneanne. Beni ne kadar küçülttüğünün farkında mısın?
— Seni küçülten keşke ben olsaydım. O zaman büyümen kaçınılmaz olurdu. Sen kendini küçültenlerdensin. En tehlikelisi de budur.
Kabul ediyorum senin gibi bir yürek için aldatılmak, ağır sınavdır. Doğru olmak adına nasıl mücadele ettiğinin en yakın şahidi benim. Haliyle için nasıl bir ateşte anlayabiliyorum.
Sina, anneannesine olup biteni daha önce anlatıp anlatmadığını düşündü. Eğer anlatmadıysa geriye tek bir seçenek kalıyordu: Şeffaflaşmıştı. Bakan görüyordu içini. Anneanne, Nadide Sultan kurtar beni bu şeffaflıktan n’olursun bunu ancak sen başarabilirsin. Ey içimi gören kadın, sorularıma yalnız sen cevap verebilirsin.
— Peki, sence affetmeli miyim o yangını çıkaranı? Sen olsan ne yapardın?
— Ben sana bilmen gereken bir gerçeği söyleyeyim sen oradan yol al. Bilirsin ki hepimizin yolu ayrı ayrıdır. Doğrular bir değildir. Seçimlerinin bedelini ödemeyi kabullendiğin sürece, istediğini yapmakta özgürsün.
Bir insanın özü, o hatayı yapmasına bir kere müsaade ediyorsa, bil ki yine müsaade edecektir. Sen o insanı bir kere affettin mi, bil ki tekrar affetmeyi göze almışsın demektir. Biliyorum bunlar duymak istediklerin değil. Soruyu sorarken “Herkesin son bir şansa ihtiyacı vardır.”ı duymayı bekliyordun. Hepimiz gibi sen de affetmek istiyorsun çünkü. Ben ise gerçeklerle büyütüyorum seni. Doğrulara hazırlıklı ol. Bunları bil. Ama istersen affet. Bu da seçimindir. Seçimlerinden yalnız sen sorumlusun. Gönlün affet diyorsa affet. Gönlünün bir arzusunu ötelediğinde, bir dem gelir o ötelediğin önceliğin olur.Hani sırat derler ya, o bu dünyada olsa olsa akılla gönül arasıdır. Sen şimdi bu "dünyalık sırat"ı geçmeye çabalayacaksın. Korkmayacaksın hayattan, saklanmayacaksın köşelere. Ya yaşamına sahip çıkacaksın ya da onu seyre devam edeceksin. Seçim senin Sinacım. Seçim senin.
Sina Cephesi
Cepheden ağır yaralı olarak kurtulan Sina, Kendisini zar zor siperlerin arkasına -yani odasına- attı. Savaşı hafif sıyrıklarla atlatmanın haklı gururunu yaşıyordu. Mücadeleler tarihine sessiz sedasız düşülen bu kayıtta iki galip, tek mağlup vardı. Aynanın tam karşısında duran Sina, “mağlup yansıma”ya gizliden el salladı. Savaş bitti !

Leia Mais…

1 Aralık 2009 Salı

YUSUF'U KAYBETTİM


Leia Mais…

İZDÜŞÜM

http://www.facebook.com/inbox/?drop&ref=mb#/video/video.php?v=1066502352285&ref=mf

Leia Mais…